Seçimlerimiz ve Pişmanlıklarımız: Kendine Kızmaktan Bir Hiç Olmayı Dilemeye
"Yap ya da yapma, her ikisinden de pişman olacaksın."
- Søren Kierkegaard
Pişmanlık, yaşadığım en yoğun duygu. Bu her zaman böyle oldu. Gündelik hayatta yaptığım hatalar için kendime kızmaktan tut, günah işlemekten ve işlememekten pişman olmaya kadar ve hatta pişman olmaktan ve olmamaktan dahi pişman olmaya kadar... Zaten insan tek bir hayat yaşar da nasıl pişman olmaz ki? Ben yaşadığıma bile pişman olurdum. Şükrettiğim de olurdu elbet fakat bu yetiyi çok sonradan kazandım ya da bu nimet bana sonradan bahşedildi.
Çocukluğumu, yaşamak istememek duygusuyla hatırlıyorum. Ne kadar akıllı bir çocukmuşum. Büyümek isteyip istemediğim sorulduğunda bir kez bile “evet” demedim. Yaşamak istemiyordum ki... Hatırlarım; aklımda ölümler kurardım çocukken, tüm sevdiklerimle birlikte, arkamda ölümüme üzülen biri olmasın diye. Ne canım acısın, ne başkaları üzülsün... Ama böyle temiz bir ölüm mümkün değildi. İntihar etsem edemezdim, edebilsem bile etmezdim. Çünkü yasaktı. Annemden duymuştum, sormuşum belli: İntihar eden biri, kıyamete kadar arafta, nasıl intihar ettiyse yeniden yeniden o intihar anını, o anın acısını yaşayacaktı.
Liseye geldiğimde anneme yaşamak istemediğimi açık açık söylerdim. Anlamazdı beni, nasıl anlasın..? Ölüm şiirleri okurdum ona, Ahmet Erhan okurdum sıklıkla. Bir şiirinde “Anne niye doğurdun anne beni?” derdi. Bunu ona bizzat söyledim. Pişmanım onu bu sözlerle üzmüş olduğum için. Babamsa bana kızardı bu hislerimden bahsettiğimde, hemen tepki gösterirdi. Onun için böyle düşünmek çok saçmaydı, “Yaşıyorsun işte” derdi, keyfine bak dercesine. Fakat şu noktada haklıydı babam: Bu hayatta onca lezzet var, niye yaşamayasın ki?
"Yaşamayı seviyorum, sabahları bir gazetenin bulmacasını çözmek için, yalnızca bunun için bile yaşayabilir insan
Bir el, herhangi bir akşam saatinde, herhangi bir piyanonun tuşlarına vuruyor
Ve bütün taşlar toprağa kök salıyor birden, bir yapı kurmak için..."
Bu dizeler** şöyle devam ediyor:
"Anne niye bir düzine doğurdun beni?
Niye bütün yolların, damar damar uzanan yolların başında bir çocuk kaldı?
Aldığın her solukta bir seçimle karşı karşıya gelmek ve hiçbir şey seçememek
Tek görevi sabah akşam ateşi üflemek olan
Yaşamak, yaşamak denilen o yangında
Neden hiçbir renk ak ve kara değil, neden her şeyde bir mozaik boğuntusu?"
Bu dünyanın lezzetleri var elbet, hem de çokça. Güneşin doğuşu, dalgaların kıyıya vuruşu, kitap sayfalarının rüzgarda uçuşu... Fakat güneş de batar, kitap da kapanır, dalgalar yeri gelir seni boğar. Fena, fâni bir dünya bu; bitimsiz değil. Her bir lezzetin gelişinde gideceği anı beklemek... Yahut yaşadığın müddet o lezzetlerden, o hayatlardan hangi birini seçeceğine karar verememek... Ben de Ahmet Erhan gibi hiçbirini seçememişim ki şu dizeleri** anneme okudum:
"Anne niye bir tek Ahmet Erhan olarak doğurdun beni?"
Niye bir tek Ensar Acem olarak doğdum?
Hayatın acısı da burada ya; görüp görebileceğin her güzelliği, her lezzeti istiyorsun. Biraz da hırslı biriysen içten içe kanıyorsun. Onu bırak, bir de o lezzetleri eline geçirdin mi kaybedeceğin günü bekliyorsun. Bunu görmüyorsan bile o lezzetlerin tokadını yiyorsun, onların içinde bir zehre düşüyorsun. Demişler:
“Şu dünya çok gaddardır, mekkardır. Bir lezzet verse bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse yüz tokat vurur.”
Yine çocukluğumdan hatırlarım, bir insan olmaktansa bir kedi, bir kuş olmak isterdim. Tâ ki, onların da şuuruna vuran kısmen buna benzer bir hissi görene dek. Sonraları hep taş, toprak gibi cansız bir varlık olmak istedim. İlginçtir ki yıllar sonra bir ayet ile karşılaştım, çok ağırdı:
“...keşke toprak olsaydım...” (Nebe, 40)
Tabii Kuran’da bu söz, hesap gününde kafirin pişmanlığını belirten bir söz olarak geçiyor. Lakin insanın bir vicdanı var, dünyada dahi hissediyor. “Küfür bu dünyada dahi cehennem azabını çektirir” demişler. Eskiden böyle bir azap vardı sanki içimde. Firak ve zevalden ve pişmanlıklardan neşet eden yaralara, imanı filizlenmemiş bir akıl ile bakmaktan keşkeler söylenmek... Hal böyle olunca insan soruyor “Anne niye doğurdun beni?” diye. Gerçekten bunu, yani hiç doğmamış olmayı arzuladığım zamanlar oldu. Kelebek Etkisi’nin kapanış sahnesindeki gibi.
Kelebek Etkisi’nde anakarakterimiz geçmişe dönüp bir şeyleri değiştirebiliyor. Bunu hayatında yolunda gitmeyen şeyleri değiştirmek için yapıyor. Geçmişteki küçücük bir şeyi değiştirince bakıyor ki tüm hayatı değişmiş. Yine pişman olacak bir şeyler buluyor. Bunu defalarca kez yapıyor fakat hepsinde hüsran bir sonuçla karşılaşıyor. Sonunda* anakarakterimiz artık geçmişe dönüp bir şeyleri düzeltmeye çalışmaktansa artık o en baştaki noktaya dönmeyi kafaya koyuyor. Anne karnına dönüp işi orada bitirmek... Kordonu boğazına doluyor ve bir şekilde doğum sırasında intihar ediyor. Ahmet Erhan’ın yine aynı şiirinde** “...hâlâ izi duruyor mu bedenimin anamın rahminde?” demesi gibi...
Kelebek Etkisi’ndeki gibi geçmişten küçük küçük şeyleri değiştirebilmek, sanıyorum ki, herkesin son yıllarına kadar düşlediği bir hayaldir. Fakat biz bu hayatı daha çok Mr. Nobody’deki gibi yaşıyoruz. Geçmişe dönüp pişmanlıklarımıza çare bulamıyoruz;
- ve diğer seçeneklerin olası çıktıları seçimimizin öncesinde ve sonrasında hep aklımızda kalıyor.
- ama diğer seçeneklerin olası çıktıları seçimimizin öncesinde ve sonrasında hep aklımızda kalıyor.
- üstelik diğer seçeneklerin olası çıktıları seçimimizin öncesinde ve sonrasında hep aklımızda kalıyor.
Konuyla ilgili bir Mr. Nobody sahnesi:
* Kelebek Etkisi (2004) için dört farklı son çekilmiş. Bahsettiğim son, yönetmenin seçimi.
**Mersin Şiirleri (1986), Ahmet Erhan.
23 Mayıs 2020


Yorumlar
Yorum Gönder