Beşerin Yüce Eserlerine İğne Ucu ile Bir Dokunuş
Klasik hikaye... İnsanın bencilliği damarlarında akmakla kalmıyor, taşıyor. Sanıyor ki aklı ya da duyguları ya da onu insan yapan ne varsa, sanıyor ki en çok onda. En somut haliyle, en sahici, en gerçek şekliyle... Taşıyor ikili diyaloglarında ve bunu karşısındaki hissediyor. İçerliyor karşısındaki, öyle içerliyor ki kendinde de atan bir kalp olduğunu göstermek istiyor. Halbuki ne gereği var. Hem de onda atan kalp etrafındaki herkesten daha hızlı atıyor olmasına rağmen ne gereği var. Kalbinin en az karşısındaki kadar attığını göstermek için eylediği fiiler ile sanatını doğuruyor. Halbuki ne gereği var. Ama nasıl da susamış gibi yapışıyor bu ihtiyaca. Ne gereği var!
Gerçi bakınca mantıklı. Evrimsel bir adaptasyon olmalı. Yani bu, tanışıklığı artırır. Tanışıklık ile güven arasında bir bağ var ve böylece sosyal dayanışmayı sağlar, yalnızlığından kurtarır insanı. Onun hayatta kalma ve üreme becerisine katkı sağlar. Yani onu robot yerine, hayvan yerine koyan kişi karşısında kalbinin attığını ispat etmeye çalışan o acizin, o eziğin genleri var hepimizde. Tüm dünyaya yayılmış. Böyle saçma duyguların öncülüğünde aklı çalıştırmak istemezdim fakat zaten hangi davranış bu şekilde varlığa gelmiyor ki. Neyse o ayrı konu. Sonuçta kendimizi bundan alamıyoruz. O aslında en yüce görünen eserler, besteler şarkılar şiirler ve nicesi, bir perspektiften de bu rezil duygunun eseri.
27.02.2019


Yorumlar
Yorum Gönder