Artan İntihar Vakalarını Foucault'un Hapisanesi Üzerinden Okumak



Foucault, Hapishanenin Doğuşu kitabına bir gazete kupüründen doğrudan yaptığı alıntı ile başlar. Bu kupür, 1757'de ahali karşısında suçunu itiraf etmeye ve işkenceye ve idama mahkum edilmiş bir adamın nasıl işkence gördüğünü anlatır. Çok acı ve çok uzun süren bir işkence sonrası ölüm... Cellat gayet profesyonel bir şekilde adeta şov yapar ve işkenceyi uzattıkça uzatır. Erk, bu işkence ile iktidarını suçlunun bedenine kazır ve bedene nasıl hükmettiğini tüm ahaliye gösterir.

Bu gazete kupüründen sonra ikinci bir alıntı çıkar karşımıza. Bu ikinci metin ise hafızamıza kazınan o işkence sahnesinin yazılı talimatı, yani mahkeme kararıdır. Bu talimat bir bir celladın neler yapması gerektiğini yazmaktadır. Yani ahalinin izlediği şovun yıldızı aslında cellat değilmiş, o yalnızca bir teknisyenmiş. Asıl yıldızlar bu işkencenin tasarımcıları olan devlet adamlarıymış. Bu devlet adamları aynı zamanda birer işkence uzmanı olmalılar ki suça denk olan cezayı mahkuma eksiksiz verebiliyorlar. Öyle bir işkence planlıyorlar ki ceza mahkumun bedenine tam olarak kazınıyor; mahkum işkence sırasında ölüp kurtulmuyor, infaz süreci yarım kalmıyor. Bu aşamada mahkumun işkence tamamlanmadan ölmesi tam bir skandal olur. Zira erk, otoritesini beden üzerinden kuruyor ve bu sahnede halka kudretini sergiliyor.

Şimdilerde ülkemizde birçok intihar vakası duyuyoruz. Kolektif intiharlar, art arda intiharlar, toplum önünde intiharlar... Tüm aile birden siyanürle intihar etmişti, aynı tarzda bir başka aile intiharını hemen ertesi hafta tekrar duyduk. Tecavüze uğrayan Emre, tecavüzcüsüne dava açtı, dava uzayıp gitti ve hiçbir işlem yapılmayan bu süreç gencin intiharı ile sonuçlandı. KHK'lı asker kendini cami avlusunda astı. Camide intihar etti, tokat gibi... Daha yeni, bir günde Türkiye'nin beş ayrı noktasından beş kişi intihar etti. Bir günde beş kişi... Hatay'da valiliğin önünde yırtık pabuçlarıyla bir baba "Çocuklarım aç, iş istiyorum anlamıyor musunuz?" diyerek kendini yaktı. Arkasından dendi ki "Kimse açlıktan kendini yakmaz, öyle olsa Afrika'daki insanlar kendini yakardı." İki gün önce İstanbul Üniversitesi'nde okuyan 24 yaşındaki bir genç geçinemediği için hayatına son verdi. Ve ben bu yazıyı şimdi, Cizre'de kaymakamlık binasından kendini atan adamın videosunu izledikten sonra yazıyorum. Video çok ilginçti. Adam kendini atıyor, herkes korku çığlıkları içinde ve bir "Yuh!" yükseliyor uzunca: "Yuh, yuh, bir insana sahip çıkamadınız mı, biz nasıl devlette yaşıyoruz, bu nasıl bir ülke?"

Bir insana sahip çıkamadınız mı?

Sahi, devlet nerede ki? Uzun süredir aklımdan geçen bir şey vardı: Türkiye'de devlet, toplum sözleşmesini muhafaza edecek ve hakkı koruyacak bir erk olarak varlık gösteremiyor. Bu yüzden insanlar hakkını kendi alma çabasına giriyor, mağdurken üstüne bir de suç işlemiş oluyor. Çünkü devlet -asıl vazifesi bu olmasına rağmen- mağdura hakkını vermiyor, mazlumun ahını yerde bırakıyor. Hal böyle olunca koca bir toplum, kendini bir arada tutan toplumsal sözleşmeye inancını yitiriyor. Çünkü bu sözleşmenin uygulanmasını taahhüt eden bir erk yok ortalıkta. Toplum dağılıyor, bozuluyor, kokuşuyor. Herkes çalıp çırpıyor, herkes için önce kendisi geliyor. Çünkü karşısına kendinden daha azılı bir birey/grup geldiğinde  biliyor ki karşıdaki de kendini önceleyecek. Tıpkı sözleşme kuramcılarının doğa durumu tasviri gibi değil mi..? 

Fakat işin daha acı boyutu ki, bu intiharlarla yeni fark ettim: Devlet, bırakın toplum sözleşmesini korumayı, artık birey üzerinde tahakküm kurabilen bir erk olmaktan bile aciz, güçten düşmüş durumda. Zorla bile bir vatandaşını hayatta tutmayı başaramıyor. Bir fotoğraf karesi düşünün ki vatandaş kendini açlıktan yakıyor, devlet o ölmesin işkence devam etsin diye onu yaşatmaya çabalıyor ama başarısız oluyor. Mahkum işkence sahnesinde, ahalinin önünde, cellattan kaçıveriyor.

19 Şubat 2020
01:40

Bu yazıyı yazdığım 48 saat içinde Türkiye'den 8 kişi intihar etti.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Girizgah: Bu Blog'u Okuma Rehberi

Queen's Gambit Accepted: Talihsiz Satranç Kariyerime Yeni Bir Sayfa