Bir Angarya Memurunun Şaşkınlığı: Yaşamın Anlamı Üzerine Hiç Yazılmamış Bir Yazının Özeti
Hayatta insana biçilen rolü ve maksadı ve insanın bunlar üzerine şaşkınlığını -belki de yalnız benim şaşkınlığımı- anlatan bir yazı...
Uzun zaman oldu blog'umda bir şeyler paylaşmayalı. Halbuki öyle çok yazılar geçti ki aklımdan. Öyle çok şeyler yaşandı, öyle büyük değişiklikler… Sanki o eski aklımı çıkarıp da bir yere koymuşum gibi, yenisini bulunca eskisi unutmuşum gibi… Ama güzel olan, bunun yalnızca bir benzetme olması, gerçeğin bu teşbihten daha güzel olması. Yani, o eski zihnim… öyle bir ızdırapla yarılıp o tohum, sanki içinden bir ağaç çıkardı. Canım yandı elbet. Bu dünyanın zaten amacı da bu gibi biraz. Yani kimin canı yanmamıştır ki? O tohum yarılmalı ki içinden bir fidan çıksın. Yoksa ne anlamı var yağmurun, toprağın? Bu dünyanın amacı bu gibi biraz. İnsanın dünyaya fırlatılmışlığı bir tohum misali. Bozukları eleyen toprak... Yıldırım çakacak, tohumları yaracak. Belki de yalnızca sağlam tohumlar yarılacak, diğerleri hiç yarılmadan çürüyüp gidecek belki de. Belki de canımızı daha fazla yakmasını istemeliyiz bu dünyanın. Öyle ki; yarılıp fışkıracağımızdan, belki bir ağaç olup meyve vereceğimizden emin olalım. Hatta yeri geldiğinde yaprakları dökmeyi bilmek lazım. Dökülen yaprakların ardından yasa boğulup kurumamak lazım, ki onları taşıyacak gücümüz yok zaten.
Burada paylaşmayı düşündüğüm yazılardan bazılarının başlıkları hala aklımda ama konuları üzerine o kadar çok tefekkür ettim ki, o ilk halleri artık geçmişte kalıp unutuldular. "Bir Angarya Memurunun Şaşkınlığı" var mesela. Bu başlık altında dünya işlerinin anlamsız karmaşası ve zahmetinden duyduğum şaşkınlığı Sisifosvâri anlatacaktım. Halbuki tüm bu ıvır zıvır, gürültülü, yorucu, çileli angaryada bazı hikmetler varmış. Çok yoruldum; ama anladım ya sonunda, değdi. Zaman artık eskisi kadar hızlı akmıyor benim için. Zaman artık uğruna güzellik ve iyilikleri feda ettiğim, arkasından koşturduğum bir mefhum değil. Belki de dehriyyunluktan (zamana tapmaktan) kurtuldum, bilemiyorum. Neyse, bu şaşkınlığımı birbirleriyle keşisen dört başlık altında anlatacaktım: Pişmanlık, verimsizlik, adaletsizlik, hakikatsizlik.
Pişmanlıkla ilgili zaten bir yazım var blog'umda (okumak için tıklayın). Bu yeni yazımdaysa eski yazdıklarımın ötesine geçmeyi düşünüyordum. Mesela, bir ara dünyaya pişman olmaya geldiğimize inandığımı ama artık pişmanlığı yalnızca güzel maksatlara araç olarak gördüğümü yazacaktım. Benzer olarak; kaybetmek gibi, belalar gibi, belki Türkiye'nin hâli gibi meselelerin bizim kötü, kirli yanlarımızı törpülediğinden bahsedecektim. Belki bizi ölüme hazırlamasından, ölüm döşeğinde gözümüzün dünyada kalmamasına yardım ettiğinden bahsedecektim. O ünlü filozofların hep dediği gibi, dünyaya mutlu olmaya gelmediğimiz -ama ne için geldiğimizi asla bilmezler- çok aşikar değil mi zaten? Ben bunun ötesinde, bir şair edasıyla hayata geliş gayemizin pişmanlık olduğunu öne sürerdim eskiden, şimdiyse törpülenmeye geldiğimize inanıyorum. Yahut ilk paragrafta dediğim gibi, bir tohum misali yarılıp toraktan fışkırmaya geliyoruz dünya hayatına, ki bunlar bir arada olan şeyler muhtemelen. Sizi bilmem ama ben kirlerimle doğdum, yani kötü, çirkin yanlarım vardı ve hala var. Bana sorsalardı ilk başta, sanki vücuduma ait bir uzvu koparacaklarmış gibi terk etmek istemezdim o huy, davranış, tutum ve fikirleri. Lakin hayat testeresi keskin; bir kısmını kopardı ruhumun, belki de kangrenden kurtuldum. Şimdiyse o testereye diğer elimi uzatıyorum, öteki yanağımı dönüyorum.
Pişmanlık ve belalarla ilgili yazmayı düşündüğüm bu kısımda, belki İsa peygamber üzerine bir şeyler okuyup izleseydim, ondan da bahsedecektim. Yani onun diğer yanağını dönmesinden... Derler ki kötülüğe karşı iyilik yapmak gibi, düşmana dostane yaklaşmak gibi okunmalı bu hikaye. Hikayenin atar damarını kesercesine bir okuma... İsa, diğer yanağını evet belki zahiren ona zulmeden insanlara döndü, ama elbette biliyordu tüm başına gelen ve geleceklerin rabbinin binbir hikmetli ve şefkatli tokatları olduğunu. Elbette ki İsa o tokatları atanın aciz insanlar olmadığının farkındaydı. Kabul edersiniz ki biz de yiyoruz o tokatları. Belki sevdiklerimizi, malımızı, sağlığımızı, gençliğimizi kaybederek... Çeşitli belalarla sınanıyoruz; ben bunu hissediyorum. Ve artık eskisi gibi korkmuyorum. Artık yanağımı, Allah'ın o şefkatli tokadına bile isteye dönüyorum. Lakin her zaman bu insaniyet seviyesine çıkamadığımı, her zaman hayvaniyetten getirdiğim o korkak, iki yüzlü, titreyen yanımın da içimde bir yerlerde olduğunu biliyorum. Pişmanlıkla ilgili bu kısım; bunalmak, yıpranmak, bezmek, sancımak ve kanamak üzerine daha fazla yoğunlaşmadan hayatın bu dönemi ve hislerini klasizim/klasik dönem/modern öncesi ile özdeşleştirdiğimi belirtmek isterim. Bu tarz analojiyi ilerleyen paragraflarda da kuracağım.
Bir angarya memuruyum ya dünyada, en çok şaştığım şeylerden biri verimsizlik. Yani öyleydi bu yazıyı yazmaya ilk niyet ettiğimde (iki-üç yıl önce; 2019-2020). Maişet için çırpınmak, debelenmek, oyalanmak... Halbuki her şeyin çok daha kolay yolları olabilirken. Bir şeylerin denk gelecekken denk gelmemek için çabalaması... O kolay işi parmağını şıklatır gibi halledecekken aynı yolu beş kez gidip gelmek ve yine de halledememek o işi... Deneyimlemişsinizdir tüm bunları, bir tek ben yaşamıyorum ya... Belki dergahta temizlik yapmak gibi. Belki Yunus Emre'nin odun taşıması gibi. Halbuki ne önemi var odunun, ne önemi var yemeğin. Ne önemi var bir şeylerin olup olmamasının. Ama işte seni törpüleyerek sen yapacak bunlar. Belki kilometrelerce aç susuz, çölde kimsesiz, bir deve üzerinde bitkin düşen o asker, yapayalnız, en çok o zaman yaklaşacak rabbine. En çok o şartlar altında aczini, fakrını bilecek, en içten o anda yalvaracak. Sonra aslında göreceksin ki, tüm mesele buymuş zaten. Orada o işi yaparken, yapmaya çalışırken, dener uğraşırken, bir fiilî dua gibi, belki içten kalbî ve kavlî bir duayla orada bulunmak. Aslında çok kolaymış. Yapman gereken yalnızca bulunmak ve devam etmek. Sanki dev dalgalar arasında bir gemide seyircisin, seyrediyorsun o batmayacak geminin güvertesinden. Güvendesin; çünkü geminin de, denizin de, belki Hz. Yunus misali midesine gireceğin balığın da, günün de gecenin de sahibi olan bir Allah'ı tanıyorsun, onun güvencesinde olduğunu, her şeyi onun idare ettiğini, sana yalnızca angaryasının kaldığını, bu dünyanın yalnızca bir seyrangâh olduğunu biliyorsun. Bu anlaşılmadığı zaman ise işler çok yanlış boyutlara uzanabiliyor. Hırs ile, hınç ile çabalamak, ezip geçmek, en çok kazancı, malı mülkü, zaferi elde etmek için boğuşmak gibi. Verimsizlik ve hırs üzerine yazacağım bu kısımda ise analojiyi modernizm ve getirdiği dünya savaşları ve buhranlar üzerine kuracaktım.
Üçüncü nokta ise beni en çok yaralayan meselelerden: Adaletsizlik... Bu konu belki de bir önceki verimsizlik konusuyla ve bir sonraki hakikatsizlik meselesiyle büyük bir kesişime sahip. Analojideki yeri ise ikisinin arasında, yani modernizm ile post-modernizmin ortasında. Adaletsizlik herkesin ah'ıdır elbette. Ben o yüzden, görünen adaletsizliğin ötesinde birkaç şeye değinmek istiyorum: Bu dünya elbette insanların şikayet ettikleri gibi adaletsiz bir mezra. Hatta burada her şey tersine işliyor. Rağbet görmek için kaliteden/doğruluktan ödün vermen gerekiyor. Hak çiğneyen, en çok lokmayı yiyor. Hatta belki rızık bile sahip olunan iktidara ters oranda dağıtılıyor (buna inanmayacağını biliyorum, benim de ikna olmam kolay olmadı). Bu dünyada insanlar kıymetsiz cam parçalarına elmas fiyatı verip de değerli elmaslara az bir fiyatı bile çok görüyor. En güzel şeyler en kirli, en pislerin arasında yer alıyor; onları hep en alçak insanlar istimal ediyor, ağızlarında eğri büğrü ama süslü cümlelere takıştırıyor. Bu dünyada zalim mazlumu oynuyor, mazluma "zalim" deniyor.
Son olarak hakikatsizlik, bu dünyadaki şaşkınlığımın temel sebeplerinden dördüncüsü olarak zuhur ediyor. Tahmin edeceğiniz üzere bu kısım post-modernizme denk düşüyor. Aklını çıkarıp hayvan olma, bir tür köle zihniyetiyle kamplaşma, bir çift göze ve bir akla sahip olmaya rağmen görmeme, görmek istememe, yalnızca kendi inanmak istediklerini görüp duyma gibi mide bulandırır bir tür onursuzluktan bahsedecektim bu kısımda. Hakikati eğip bükmekten falan... Fakat şu an öyle yorgunum ki... uzun uzun yazmak yerine size şu alakadar sözleri hediye edeyim:
Ensar
İçinde bulunduğum -sanırım biraz da zamanın ve yaşın da verdiği- hissiyata bu kadar yakın olup sonra da bu hislerin ve kıvranış hallerinin büyük bir dinginlikle kelimelere dökülebildiğini görmek sanırım yalnız olmadığımı hatırlattı. Farklı insanlar benzer acılar, farklı insanlar benzer korkular, farklı insanlar benzer bir yaşama ve yaşatma arzusu... Bu biraz dolaylı yoldan (ve ironik bir şekilde) yüreğe su serpmek oluyor sanırım.
YanıtlaSilYorumun için teşekkürler. Evet, insanın bu karmaşık hisleri bir tek kendisinin hissetmeyip ona eşlik eden başkalarının olduğunu bilmesi oldukça güzel :)
Sil