Bir Hak Hukuk Meselesi: Hukuk Sosyolojisi
Lisans yıllarımda bana en çok katkı yapan derslerden biri Hukuk Sosyolojisi'ydi. Ama üzülerek görüyorum ki bu ders hukuk fakültelerinde olması gerektiği gibi anlatılmıyor, klasik devlet teorisyenlerinden öteye gidilmemekle birlikte işin temeline Platon'a, Sokrat'a dahi inilmiyor. Halbuki yalnız Krito Metni'nde Sokrates'in "Yasa olmazsa hiçbir şey olmaz" deyip imkanı (ve belki hakkı dahi) varken yasayı çiğnememesi bile ne kadar öğretici. Yahut devlet teorisyenlerinden sonra Foucault, Habermas, Levinas, Derrida... Bir hukuk mezunu bunların adını bile öğrenmemiş oluyor.
Sorun açık aslında. Weber zaten Protestan ahlakından sonra buna da değiniyor. Nasıl Protestan için kazanmak (maddi çıkar) araç idi ve amaç haline geldi, hukuk ve hukukçu için de yasa araçtı, amaç haline geldi. Artık hak, korunması gereken bir mesele değil. Korunması gereken; mevcut yasal sistemin sürekliliği ve birbiriyle çelişmeyecek şekilde işleyişinin sağlanması. Bu yüzden bir hukukçu artık hakkın hatırını gözetmiyor; yasaları ezberliyor, yasalar arasındaki boşlukları biliyor, birbiriyle çelişmeyecek şekilde nasıl yeni yasalar üretilebilir onun derdine düşüyor. Acaba kaç hukukçu Sokrat'ın "Yasa olmazsa hiçbir şey olmaz" cümlesi hakkında 4-5 sayfa yazı yazabilir ki..?
Gerçi bu tarz kutsallaştırılan bir yasal sistemin de aslında tam karşısında olduğumu söyleyemem. Gönül ister ki herkes Unutkanlık Irmağı'nı, Aristo'nun ben görmedim hatırlamıyorum tribini, Foucault'un hapishanenin doğuşunu akıllarımızda nasıl canlandırdığını bilsin; Habermas'ın ötekine adalet götürme hak ve sorumluluğunu Batı medeniyeti için nasıl meşrulaştırdığını fakat Levinas'ın, bu tür bir "benlik ve öteki" fenomenolojisini neden paramparça etmemiz gerektiğini bir güzel anlattığını bilsin. Ama herkesin bunları bilemeyeceğini, bilmek istemeyeceğini göz önüne alırsak aslında böyle bir yasallaşmaya işin ehilleri öncülüğünde gitmek ve bu sistemi biraz kutsallaştırmak hukuk memurlarının işini kolaylaştıracak ve hakkı muhafaza edecek. Yani mazlumun ahı, işi bilmeyen vasat bir memur yüzünden yahut pek şikemperver bir hakimin cüzdanı dolsun diye yerde kalmayacak. Öyle sistemli çalışan, çelişkileri ve boşlukları bulunmayan bir yasal düzlem oluşturmalı ki hukukçular insaniyetlerinin getirdiği zaaflardan müberra bir şekilde karar verebilsin. Fakat işte bu, aracın amaç haline gelme meselesi göründüğünden daha ciddi. Hatta öyle ciddi bir mesele ki bu, hayatın amacı için bize araç (mezra) olarak verilen dünya bile amaç oluveriyor. Farketmek ve farkettirmeksizin... İmtihan tam da bu ya..! Bu bağlamdaysa yasa, adaleti sağlamak için bir araç iken yasanın kendisi bir amaç haline geliyor ve adalet ikinci plana itiliyor.
Bu harikülade (!) yasallaşmaya karşı bir diğer argüman da şu olacaktır: "İşin ehilleri kim abi, ben bilmiyorum", "Filozof kral kim, filozof kim, biz de felsefe dersleri (bu bağlamda hukuk-sosyoloji dersleri) veriyoruz, hem de daha ucuza..." Gerçekten Platon'un kesin çizgilerle ayırdığı gibi ayırabilsek de insanları olması gerektiği konumlara; olması gerektiği, yapması gerektiği, en iyi şekilde yapabileceği işlere atayabilsek... Fakat Platon'un ortaya attığı üç insan tipi nedir, nasıl ortaya çıkarılır, en alt tabakadaki insan -hele şu demokrasi çağında- kabul eder mi avamdan, sıradan, vasat bir insan olduğunu? Ya da gerçekten var mı böyle bir hiyerarşi? Böyle düşününce, sistematik bir yasallığın kim tarafından, ne amaçla, neleri gözeterek üretileceği; ne kadar işlevsel ve etkili olacağı tartışılacaktır. Zira devletler Platon'un hayalindeki gibi filozof krallar tarafından yönetilmemektedir ki bu onun zamanında da böyledi. Bu yüzden mevcut yasal sistemde boşluk ve çelişkilerin, hatta yanlışların olması oldukça normal. Yine de toplumsal hayatta böyle bir sistemin inşasından kaçınılamayacağı gibi, bunun eksikliği varlığından daha yıkıcı olacaktır. Zira devletler filozof krallar tarafından yönetilmemekle birlikte, hak-mağduriyet ayrımını hangi kadı neye göre yapacak ya da kim Ömer gibi hak'tan korkacaktır ki?
Günümüzde gördüğümüz ise yasal sistemi neredeyse kutsallaştıran bu modern hukuk anlayışının artık fikren geride kaldığı. Çünkü amacımız esasında adaleti sağlamaktı, yasal sistemin devamlılığını sağlamak değil. Ki zaten devlet kurumunun kendi varlığını hissettiremediği taşrada ya da karanlıkta (devletin suçlu ile işbirliği durumunda) yasal olmayan uzlaşı veya adalet sağlama yolları bir pratik olarak hep karşımıza çıkmaktaydı.
Günümüzde gördüğümüz ise yasal sistemi neredeyse kutsallaştıran bu modern hukuk anlayışının artık fikren geride kaldığı. Çünkü amacımız esasında adaleti sağlamaktı, yasal sistemin devamlılığını sağlamak değil. Ki zaten devlet kurumunun kendi varlığını hissettiremediği taşrada ya da karanlıkta (devletin suçlu ile işbirliği durumunda) yasal olmayan uzlaşı veya adalet sağlama yolları bir pratik olarak hep karşımıza çıkmaktaydı.
Neyse... Şanslıyım ki -bu derse biraz hazırlık mahiyetinde olan- DTCF'deki Hamdi Bravo hocamın bol esprili Devlet ve Toplum Felsefesi dersinden çok şey öğrendim ve daha sonra ODTÜ'lü Erdoğan Yıldırım hocamdan Hukuk Sosyolojisi'ni dolu dolu aldım. Erdoğan hocam daha ilk dersin en başında söylemişti: "Bu dersi biz hukuk fakültelerinde anlatıldığı gibi işlemeyeceğiz, çünkü bu bir sosyoloji dersi ve sizler de sosyalbilimcilersiniz." Platon'la Aristo'nun farklarına değindiğimiz yerde ise dediği çok ilginçti: "Aristo tam bir sosyolog/sosyalbilimci idi. Umarım sizler de bir gün birer Aristo olursunuz." Hukuk fakülteleri ve sosyalbilim fakültelerinin de ayrımı aslında biraz böyle: Platon ve Aristo gibi...
DTCF sosyoloji, psikolojji, felsefe öğrencileri ortabahçe merdivenlerinde ders görüyor: Hukuk Sosyolojisi.
Her zaman ki gibi en stratejik yere oturmuşum :)
Konuyla ilgili okuma için: CourseSyllabus.pdf
Her zaman ki gibi en stratejik yere oturmuşum :)
Konuyla ilgili okuma için: CourseSyllabus.pdf
02.00
05/02/2020
Ensar



Yorumlar
Yorum Gönder