Kayıtlar

Şubat, 2019 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Beşerin Yüce Eserlerine İğne Ucu ile Bir Dokunuş

Resim
Klasik hikaye... İnsanın bencilliği damarlarında akmakla kalmıyor, taşıyor. Sanıyor ki aklı ya da duyguları ya da onu insan yapan ne varsa, sanıyor ki en çok onda. En somut haliyle, en sahici, en gerçek şekliyle... Taşıyor ikili diyaloglarında ve bunu karşısındaki hissediyor. İçerliyor karşısındaki, öyle içerliyor ki kendinde de atan bir kalp olduğunu göstermek istiyor. Halbuki ne gereği var. Hem de onda atan kalp etrafındaki herkesten daha hızlı atıyor olmasına rağmen ne gereği var. Kalbinin en az karşısındaki kadar attığını göstermek için eylediği fiiler ile sanatını doğuruyor. Halbuki ne gereği var. Ama nasıl da susamış gibi yapışıyor bu ihtiyaca. Ne gereği var! Gerçi bakınca mantıklı. Evrimsel bir adaptasyon olmalı. Yani bu, tanışıklığı artırır. Tanışıklık ile güven arasında bir bağ var ve böylece sosyal dayanışmayı sağlar, yalnızlığından kurtarır insanı. Onun hayatta kalma ve üreme becerisine katkı sağlar. Yani onu robot yerine, hayvan yerine koyan kişi karşısında kalbi...

Tesadüfe Boyun Eğmek: Kürk Mantolu Madonna'dan Aklımda Tek Kalan

Resim
15 yaşımdaydım sanırım, Sabahattin Ali okuyorum... Pek hatırlamıyorum şimdi olayların akışını fakat bir cümle var ki aklımda yer etmiş Kürk Mantolu Madonna'dan ve sık sık da fısıldanır aklımda bir yerlerde. Şöyle bir şeydi: "...tesadüfe boyun eğip de..." Tam olarak hatırlamıyorum neydi, nerede geçer ya da ne için söylenmiş? Tesadüfe boyun eğip de gitmek, gidip konuşmak, bir şeyleri eylemek işte. Sırf tesadüfün hatırı için. Ya da bir şekilde tesadüfü bahane edip içinden geleni yapmak da olabilir bu. Yani kabahat bana kalmasın, eyleyeceğim fiili aslında üzerine düşünsem eylemez, onu hayattar kılmazdım fakat denk gelince vurdum bir tane, çektim tetiği, gidip söyledim içimdekileri gibi... Aslında mantıklı değil ama sırf bu denk geliş kırılmasın, boşa gitmesin, çöp olmasın, harcanmasın diye... Ya da sırf bu tesadüf gerçekleşti, geldi başıma, bir işarettir belki, yani ben aslında çok da taraftarı değildim bu eylemin faili olmaya.. bilmem ne..! Tesadüfün ne olduğu da tar...

Tarkovsky ve Yılmaz Güney'in Sırtlarında Taşıdıkları Aynı Yük

Resim
*Spoiler içerir. Belki birbirlerinden oldukça uzaklar ama Yılmaz Güney'in Altın Palmiye kazanan Yol filminde Seyit Ali'nin Zine'yi sırtında taşıdığı karlı sahne, bana Tarkovsky'nin Andrei Rublev'inden bir sahneyi çağrıştırıyor. Karlı bir tepede kendi çarmıhını taşıyan İsa... gerileceği çarmıhı taşırken düşer. Bu sahne iki ressamın ormanda iyilik kötülük, cahillik günah ve Rus halkı üzerine tartışmaları sırasında seyirciye sunulur. İhtiyar ressam, İsa'nın yeniden dünyaya gelse yeniden çarmıha gerileceğini söyler ve bunun üzerine Andrei onun yalnızca kötülükleri hatırladığını ima eder. Anlatmaya başlar Andrei... Rus halkının cehaletinden, ayrışmalardan bölünmelerden, savaşlardan, vebadan, kıtlıktan... Fakat Rus halkı yılmadan, uysalca, tanrıdan yeteri kadar güç isteyerek çalışmaya, yeniden çalışmaya, haçlarını taşımaya devam eder ve edecektir. Umuzsuzluğa kapılmadan... Tıpkı Yol'da, Seyit Ali ve Zine'nin töreyi taşıdığı gibi... Halkın;...

Nuri Bilge Ceylan'ın Filmlerinde Çocuklar Kapı Aralıklarından Neler Görüyor

Resim
*Spoiler içerir. Kış Uykusu filminin sonlarına doğru Nihal, Aydın'ın haberi olmadan, bir tomar para ile aralarında bazı gerginlikler yaşanan kiracılarına gider, parayı İmam Hamdi'ye vermek ister. Onlar iki kişi bir odada konuşurken içeri İlyas'ın babası İsmail girer. Konuşmaya dahil olur, parayı görür ve abisine sorar? Her zamanki gibi asık suratlı, sert ve ne yapacağı kestirilemeyen bir hali vardır ki abisi Hamdi ona "Git bi yüzünü şey et istersen.." diye odadan çıkmasını teklif eder, yani örtük olarak tatsızlık çıkarmamasını söyler. İsmail olumlu yanıt vermeyince Hamdi "Ben bi kahve getireyim öyleyse sana" der, çıkar. Onuru zaten daha hikayenin başında kırılmış olan İsmail, Nihal'in bu davranışı sonrası biraz daha incinmiş olmalı ki alaycı, reddedici bir tavırla diyaloğu ilerletir ve Nihal'in, vicdanını rahatlatmak için biçare fukaraya para dağıttığını söyler. Kendinin, onun bu inceliğini anlayamayacak kadar "pis bir sarhoş...

Aşkını Nasıl İspat Edersin: Bernardo Bertolucci’nin Filmlerinde Aşkın Kanıtı

Resim
*Spoiler içerir. Bu yazıda Bernardo Bertolucci’nin normlardan şiddetle sapan bohem filmlerinden alınmış iki farklı banyo sahnesinden bahsedece ğ im için replikler yazıya döküldüğünde biraz komik durabilirler, ama hayal gücünüze güveniyorum. The Dreamers (2003) filminin banyo sahnesinde, köpüklü su ile dolu küvet içinde uyuyakalmış üç gencin uyandıklarında aralarında geçen konuşma şöyle başlar: Matthew : I love you, Isabelle. Isabelle : I love you, too, Matthew. M: Yeah, but I really love you. IS: And I really, really love you, too. We both do, don't we, Theo? Theo : Yeah. M: That's not what I wanted you to say. T: What do you want us to say? M: I wanted you to say you love me. T: We just did, Matthew. M: No, you said you love me too. I don't want you to say that you love me too, I want you to say that you love me. T: We love you, we love you, we love you. M: That's not right, either. You have to say it first. T: We can...

Girizgah: Bu Blog'u Okuma Rehberi

Resim
Da Vinci'nin çok sevdiğim bir tabiri var: "Bilimin sanatını, sanatın bilimini yapmak..." Fakat baştan söylemeliyim ki bloglarımın bu söz ile bir alakası yok. Yani blog yazıları sonuçta... Basit, kısa, konuşurmuşcasına... Gün gelir de ortaya gerçek bir eser koyarsam bu sözü temel almış olacağım elbet ama burada göreceğiniz şeyler daha çok bana has yazım hataları, bol üç nokta, belirsizlikler, hiç var olmayan uydurma kelimeler falan olacak. Yani aklımda bir an çakan bir şimşeğin basit bir kamera ile çekilmiş fotoğrafı gibi. Öyle çok üzerine düşmeden, neliğini, nedenini sormadan, sorgulamadan, karışmadan... karıştırarak. Galiba benden pek fazla iz taşıyacak buradaki yazılar. Bitmeyen cümleler, her yere çekilmişlikler, anlamsızlıklar falan... Sarhoşcasına... Sermest... Fuzuli'ye de ayıp ettiğimi düşünmüyor değilim. Yani bu blog'a onun şiirinin ismini vermek... kesinlikle ayıp bir şey. Onun sermestiyeti nerede, bu benimki nerede! Gerçi eskisi kadar kendimden geçmem ...